829
Depresyon tüm dünyada en yaygın görülen ruhsal hastalıktır. Herkesin dönem dönem yaşayabildiği mutsuzluk veya üzgün olma hislerinin uzun bir süre devam etmesi ve kişinin işlevselliğini etkileyecek boyuta ulaşması şeklinde tanımlanabilir. Depresyonun ana belirtisi olan hemen her gün, gün boyu süren isteksizlik, kendini üzgün hissetme ve çökkünlük haline ek olarak; daha önceden zevk alarak yaptığı aktivitelerden zevk alamamak, iştah (artma veya azalma) ve uyku değişiklikleri (uykuya dalmada güçlük, sık veya erken uyanma, çok uyuma), yorgunluk, enerji kaybı, dikkatte azalma, konsantrasyon güçlükleri, unutkanlıklar, kararsızlıklar, huzursuzluk, tahammülsüzlük, sinirlilik, öfke kontrolünde güçlükler, suçluluk, değersizlik, yetersizlik gibi özgüven eksikliğine dair düşünceler, geleceğe ilişkin umutsuzluk, aşırı karamsarlık, intihar düşünceleri de eşlik edebilmektedir. Bu belirtilerin en az 2 (iki) haftadır devam ediyor olması, kişinin sosyal hayatını, iş hayatını etkiliyor olması Major Depresyon’un tanı koyma sürecinde önemlidir.
Depresyon, genellikle 25-44 yaşları arasında görülmekle birlikte, hayatın her döneminde ortaya çıkabilmektedir. Toplumda neredeyse her 4 kadından 1’inde (%10-25), her 10 erkekten 1’inde (%5-12) Major Depresyon hastalığı görülmektedir.
Depresyonun ortaya çıkmasında kesin tek bir faktörden bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir. Bu hastalığın ortaya çıkmasına hem genetik hem de çevresel etkenler neden olabilmektedir. Ebeveynlerin erken yaşta kaybı, maddi zorluklar, bir yakınının ölümü, işini kaybetme ve şiddete maruz kalma gibi bazı olumsuz yaşam deneyimleri depresyonu tetikleyebilmektedir. Ancak depresyon hiçbir neden dahi olmadan da kendiliğinden başlayabilmektedir. Depresyonun diğer türevlerinde (Unipolar Majör Depresif Bozukluk, Distimik bozukluk, Minör Depresif Bozukluk, Premenstrüel Disforik Bozukluk, Depresif Uyum Bozukluğu, Genel Tıbbi Duruma bağlı Depresyon gibi) hastalık başlangıç dönemi ve belirti şiddetleri değişiklik göstermekle birlikte doğru tedavi ile çok iyi sonuçlar alınabilmektedir.
Depresyondan muzdarip hastaların ancak dörtte biri uygun tedaviye ulaşabilmektedir. Tedaviye engel olan nedenler kaynak yetersizliği, iyi eğitimli psikiyatriste ulaşamama ve damgalanma korkusu şeklinde sıralanabilir. Tedavi olunmayan durumlarda hastalığın süreğenleşmesi, ağırlaşması, intihar, kişinin kendi kendini tedavi etmek için yanlış yöntemlere başvurmaları (alkol, uyuşturucu kullanımı) ve bunlara bağlı kazalar, iş ve okul verimliliğinin azalması, kariyer veya iş kaybı, aile parçalanmaları, sosyal hayatın bozulması, kronik kalp-damar sistemi hastalıkları, kanser gibi bedensel rahatsızlıkların görülmesi çok sık ortaya çıkmaktadır.
Oysa hem ilaç tedavisinin hem de psikoterapinin tek başlarına veya birlikte kullanıldığında depresyonun tedavisinde etkin olduğu kanıtlanmıştır. Hafif ve orta düzeydeki depresyonda öncelikle psikoterapi yöntemleri önerilmektedir (Bilişsel-Davranışçı Terapi, Kişiler Arası İlişki Odaklı Psikoterapi, Dinamik Psikoterapiler, Kabul ve Kararlılık Terapisi v.b). Psikoterapi ile kişilerin baş etme becerilerinde artış, olumsuz ve yargılayıcı düşüncelerini uygun biçimde ele almayı öğrenme, kişiler arası çatışmalardaki zorluklarının üstesinden gelmelerini sağlamak hedeflenir. Bu sayede depresyonun daha hızlı bir şekilde tedavisinin yanı sıra tekrarlama riskinin de azaltılması sağlanmış olur.
Depresyonun ilk atağından sonra tekrar hastalanma oranı %50’dir. Her atak, gelecek olan bir diğer atağın habercisidir ve hastalık ilerledikçe daha sık ve uzun ataklar geçirilir. Uygun tedavi alan kişiler ortalama üç ayda iyileşmektedir. Depresyonun medikal tedavisinde kullanılan antidepresan ilaçlar ise sanılanın aksine bağımlılık riski taşımazlar. Depresyon belirtileri ortadan kalktıktan sonra da ilaç kullanımı psikiyatristin önerdiği süre kadar devam etmelidir. Çünkü bu süreç hastayı, gelebilecek olan diğer depresyon ataklarına karşı koruma sağlamaktadır.