Ruhumuzun Bedendeki İzleri: Stres ve Duyguların Kronik Hastalıklarla İlişkisi

Ruhumuzun Bedendeki İzleri: Stres ve Duyguların Kronik Hastalıklarla İlişkisi

509

Ruhumuzun Bedendeki İzleri: Stres ve Duyguların Kronik Hastalıklarla İlişkisi - Uzm. Dr. Demet Özen YALÇIN

Hayatın getirdiği zorluklar ve fırtınalar sadece iç dünyamızda değil bedenimizde de derin yankılar bulur. Modern psikiyatri ve psikolojinin giderek daha fazla vurguladığı gibi zihin ve beden asla ayrı düşünülemez; onlar birbirine sıkı sıkıya bağlı iki bütünün parçalarıdır. Yaşadığımız stres, bastırdığımız duygular, kurduğumuz ilişkiler ve hatta sahip olduğumuz kişilik özellikleri, sadece ruh halimizi değil fiziksel sağlığımızı da doğrudan etkileyebilir.

Peki psikolojik durumumuz kronik hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir mi? Bedenimiz dile getiremediklerimizin sessiz bir yansıması mıdır? 

Bu makalede, psikolojik süreçlerimiz ile bedensel sağlığımız arasındaki karmaşık etkileşimi inceleyeceğiz. Bunun için özellikle stresin, duygusal dışavurumun ve ilişki dinamiklerinin çeşitli kronik hastalıklarla potansiyel bağlantılarına odaklanacağız. Amacımız, sizlerin de kendi zihin-beden bağlantılarınız hakkında farkındalık kazanmanıza yardımcı olmak ve psikolojik sağlığın genel beden sağlığı ve esenliği için ne kadar kritik bir role sahip olduğunu vurgulamaktır.

Stres: Modern Yaşamın Gizli Düşmanı

Çağımızın en yaygın sorunlarından biri olan stres, sadece zihinsel bir yorgunluk hali olmanın ötesinde, bedende somut fizyolojik tepkilere yol açan güçlü bir faktördür. Araştırmalar stresi tetikleyen üç temel unsur belirlemiştir: belirsizlik, bilgi eksikliği ve kontrol kaybı. Kronik hastalığı olan bireylerin yaşamlarında bu üç unsurun da sıklıkla mevcut olması şaşırtıcı değildir.

Vücudumuz strese karşı "savaş ya da kaç" tepkisiyle yanıt verir. Bu tepki sinir sisteminin uyarılmasına, başta kortizol olmak üzere stres hormonlarının salgılanmasına ve vücudumuzda bir dizi biyokimyasal değişiklik görülmesine neden olur. Kısa süreli stres adaptif olabilirken, sürekli ve kronik stres ise bedeni yıpratır. 

Örneğin kronik stresin; bağırsak ülserlerine yatkınlığı artırabileceği, kemik yoğunluğunu azaltabileceği, depresyona zemin hazırlayabileceği ve bağışıklık sistemini baskılayarak enfeksiyonlara karşı vücudu daha savunmasız hale getirebileceği saptanmıştır. Ayrıca geçmişte taciz gibi ciddi stres travmaları yaşamış olan kişilerin ilerleyen yaşlarında irritabl (huzursuz) bağırsak sendromu gibi rahatsızlıkların daha fazla muzdarip olduğu görülmüştür.

Stresin bedendeki bu yıkıcı etkileri, zihinsel ve fiziksel sağlığımızın ne kadar iç içe geçtiğinin çarpıcı bir göstergesidir. Bu çerçeveden bakıldığı zaman stresle etkili başa çıkma becerileri geliştirmek sadece ruhsal huzurumuz için değil bedensel sağlığımızı korumak için de hayati önem taşımaktadır.

Duyguların Dili ve Duyguları Bastırmanın Bedeli

Duygular, iç dünyamızın pusulasıdır; bize neye ihtiyacımız olduğunu, bizi neyin tehdit ettiğini veya mutlu ettiğini fısıldarlar. İnsanların duygularını etkili bir şekilde ifade etmeyi öğrenmesi engellendiği zaman bunun bazı bedelleri ortaya çıkmaktadır. 

Özellikle çocukluk döneminde duygusal dışavurumun cezalandırılması veya engellenmesi, bireyin ileriki yaşamında duygularla başa çıkmak için bastırma mekanizmasını kullanmasına yol açabilir. Bilimsel çalışmalarda özellikle hayal kırıklığı, üzüntü, kaygı ve öfke gibi "negatif" olarak algılanan duyguların ifade edilmemesinin veya inkar edilmesinin yanı sıra çatışmadan kaçınmanın, katı özeleştiri ve mükemmeliyetçilik gibi özelliklerin; alkolizm, bağırsak kanseri ve meme kanseri için bir risk faktörü olduğunu saptanmıştır. Diğer yandan bastırılmış öfke ve "hayır" diyememenin de yumurtalık kanseri ile ilişkilendirildiği de ifade edilmiştir.

Yine araştırmalarda lenfoma veya lösemiye yatkın kişilerde bu hastalığın; duygusal kayıp veya ayrılık süreçlerinde kaygı, üzüntü, öfke ve umutsuzluk hissi yaşarken ortaya çıkma veya alevlenme eğiliminde olduğu belirtilmiştir. 

Bu bulgular, duygularımızı tanıma, anlama ve sağlıklı bir şekilde ifade etme yeteneğimizin hem ruhsal hem de beden sağlığımız için ne kadar kritik olduğunu açıkça göstermektedir. 

Kişilik Özellikleri ve Hastalık Yatkınlıkları

Belli kişilik özelliklerinin doğrudan kansere veya kronik hastalıklara yol açtığını söylemek doğru değildir. Bununla birlikte bazı kişilik özellikleri, stresle başa çıkma biçimimizi ve duygusal tepkilerimizi etkileyerek bedensel sağlığımız üzerinde dolaylı bir etki yaratabilir. 

İşte bazı kişilik özelliklerinin çeşitli hastalıklarla potansiyel bağlantılarına dair yapılan çalışmalarda:

  • A Tipi Kişilik: Öfkeli, gergin, aceleci, agresif, rekabetçi ve kontrolcü bireylerdir, genellikle kalp damar hastalıklarına ve kalp krizlerine daha yatkın olarak tanımlanmıştır.
  • B Tipi Kişilik: Sosyal, dışa dönük kişilerdir. Bu kişilik tipi ile ilişkili tıbbi bir durum ilişkilendirilmemiştir.
  • C Tipi Kişilik: Aşırı yardımsever, sabırlı, pasif, iddiacı olmayan ve kabul arayan bireylerdir. Öfke gibi negatif duyguları inkâr ve bastırma eğilimindedirler. Bu özellikler melanoma ve kolorektal kanser gibi bazı kanser türleriyle ilişkilendirilmiştir.
  • D Tipi Kişilik: Sosyal engellenmişliğin olduğu, kaçıngan ve aşırı temkinli olan kişilerdir, bu grupta yer alan 0kişilik özelliklerinde kalp yetmezliğinin daha sık görüldüğü saptanmıştır.

Bu bulgular kişilik özelliklerimizin stres yönetimi ve duygusal ifade becerilerimiz üzerindeki etkisinin, bedensel sağlığımız için ne kadar önemli olabileceğini göstermektedir.

İlişkilerin Gücü ve Ayrışma

İnsan sosyal bir varlıktır ve ilişkilerimiz ruh sağlığımızın temel taşlarından biridir. Ancak ilişkilerin niteliği ve dinamikleri fiziksel sağlığımızı da etkileyebilir. Aile içi ilişkiler, romantik ilişkiler ve sosyal çevremizle kurduğumuz bağlar, stresle başa çıkma yeteneğimizi ve genel sağlık durumumuzu etkileyebilir. Nitekim bilimsel araştırmalarda da bu durumla ilgili pek çok ilişki üzerine çalışılmaktadır. 

Örneğin ebeveynlerinden duygusal olarak kopuk bir çocukluk geçiren, destekleyici sosyal ilişkilerden yoksun olan ve "aşırı fedakar, verici" kadınların meme kanserine yakalanmaya daha yatkın olabileceği öne sürülmektedir. Benzer şekilde rahim kanserlerinin ebeveynlere daha az yakınlık hissetme ile ilişkili olduğu ifade edilirken, testis kanserindeyse anneyle yakınlaşma, özdeşleşme, kendini cezalandırma ve başkalarını memnun etme davranışlarının daha sık gözlendiği üzerinde durulmaktadır.

Zihin ve beden sağlığı arasındaki ilişki çocukluk döneminde bile tanımlanabilmektedir. Söz gelimi astım gibi solunum yolu hastalıklarına sahip çocuklara bakıldığında, anne ile bebek arasında güvensiz bağlanma özellikleri daha fazla görülmüş olup, kistik fibrozis hastalığına sahip çocuklarda ise ayrılma kaygısı arasında bir ilişki bulunmuştur.

Hatalı Düşünce Kalıpları

Özellikle kronik hastalığa yakalanan birçok insanda “güçlü olmam lazım” düşüncesinin olduğu saptanmıştır. Anne babasından duygusal destek görmediğini algılayan bir çocuk, "ben her şeyi kendim halledebilirim" tutumunu geliştirebilir. Bu çocuk, reddedilmişliği hissetmemek için yardım istememe, zayıflığını asla kabul etmeme ve her türlü zorluğa tek başına direnecek kadar güçlü olduğuna inanma eğilimindedir. Yaşına göre çok daha fazla sorumlulukla baş başa kalma veya ebeveyn ile çocuk arasında  rol değişiminin olması gibi durumların ileriki yaşamda romatizmal hastalıklara (sistemik lupus eritamatozus (SLE), romatoid artrit, psöriatik artrit..vb) zemin hazırlayabildiği görülmüştür.

Benzer düşünce kalıpları ile ilişkilendirilen diğer hastalıklara örnek olarak: 

  • Romatoid artritli kişilerde "benim sinirlenmeye hakkım yok"
  • Özofagus kanseri olanlarda "sinirli olursam beni kimse sevmez"
  • Bağırsak kanserinde "daha az zamanda herkesten daha fazlasını yapabilirim
  • Astımlı kişilerde "bir şeyler yapmadan var olamıyorum, varlığımı haklı göstermem lazım"
  • Rahim kanseri, alkolizm, anoreksiya, depresyon, fibromiyalji gibi durumlarda ise "bakılmayı hak etmek için çok hasta olmam lazım"

gösterilebilir.

Şifa ve İyileşmeye Giden yol: Pozitif Düşünmek

Elbette hastalıkların tıbbi tedavilerinin kendi alanlardaki doktorlarımız tarafından planlanmasının ve uygulanmasının yanı sıra ruhsal yani psikolojik olarak da kendimizi “iyi” edebiliriz. Şimdi biraz da bunu nasıl yapabileceğimize bakalım.

Burada öncelikle modası geçmeyen bir ifade olan “pozitif düşünmek” konusuna değinmek gerekmektedir. Gerçek pozitif düşünce, negatif düşünceleri yok saymak veya inkar etmek değildir. Hakiki pozitif düşünce, tüm gerçekliği kucaklayacak şekilde, yani "çalışmayan, işlemeyen şeyin ne olduğunu inceleme iradesi" gibi görünen "negatif düşünmeyi" de kabul edebildiğimizde ortaya çıkar. Kendine şefkat gösterme ve kendini kabul, iyileşme sürecinin önemli bir parçasıdır.

Her birimizin biricik ve sevilebilir olduğumuzu unutmadan, bağımlılık yerine insanlarla sağlıklı bağlar kurmamız, gerçek anlamda iyileşmenin en büyük adımıdır. Kendi iç dünyamızı anlamak, duygularımızla sağlıklı bir ilişki kurmak, sınırlarımızı belirlemek, özerkliğimizi geliştirmek ve destekleyici ilişkiler kurmak, sadece daha mutlu ve huzurlu olmamızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bedensel sağlığımızı korumak ve güçlendirmek için de atılacak önemli adımları oluşturur. 

Unutmamalıyız: Psikolojik Sağlığımız ve Bedensel Sağlığımız Ayrılmaz Bir Bütündür

Stresle başa çıkma biçimlerimiz, duygularımızı ifade etme yetimiz, kurduğumuz ilişkilerin kalitesi ve kendimize çizdiğimiz sınırlar, fiziksel sağlığımızı derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Ancak unutulmamalıdır ki bir hastalığın ortaya çıkmasında genetik yatkınlık, çevresel faktörler, yaşam tarzı seçimleri gibi birçok etken rol oynar. Psikolojik faktörler bu karmaşık tablonun yalnızca bir parçasıdır ve tıbbi tedavinin yerine asla geçmez. 

Önemli Not: Bu makalede yer alan bilgiler, genel bilgilendirme amaçlıdır ve tıbbi tavsiye niteliği taşımaz. Herhangi bir sağlık sorunu veya endişeniz varsa, lütfen alanında uzman bir sağlık profesyoneline danışın. Makalede bahsedilen hastalıklarla ilgili potansiyel psikolojik bağlantılar, bilimsel araştırmaların sunduğu bazı korelasyonları yansıtmaktadır ve kesin neden-sonuç ilişkileri olarak yorumlanmamalıdır.

Paylaş
Lütfen tüm alanları kontrol ediniz.
Talebiniz başarıyla iletildi.

Çerez Politikası

Size en iyi hizmeti sunabilmek ve reklam çalışmalarında kullanmak amacıyla sayfamızda çerezlerden faydalanıyoruz. Sayfamızı kullanmaya devam ederek çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz. Çerezler hakkında ayrıntılı bilgiye Çerez Politikamız'dan ulaşabilirsiniz.